escort izmit En kaliteli izmit eskort bayanlarının bulunduğu web sitedir. | escort izmit | kocaeli izmit escort | izmit escort | kocaeli escort

Bugun...


AsLı SeLâm


facebook-paylas







PİSKOLOJİK SAVAŞ YÖNTEMİ
Tarih: 16-06-2014 13:37:00 Güncelleme: 25-12-2015 14:15:00


Bunun için çok farklı yöntemler kullanılabilir. Piskolojik savaş yani 

bir diğer adıyla Beyin Yıkama. 
Bu yöntem sıkça görünen ve en yaygın tekniktir. Beyin yıkamanın en kolay yolu basın, vakıflar, dini gruplar, dernek ve sendikalar, üniversiteler ve siyasi partileri elde etmekten geçer. Satılık kalemler, akademisyenler, işbirlikçi program yapımcıları, politikacılar, paradan başka bir şeye tapmayan gazete ve televizyon sahipleri ile dini gruplar aracılığıyla yapılan faaliyetler toplumun her kesimini etkilemeye yöneliktir. Bunların kontrolünde olan gazete, radyo ve televizyonlar yaptıkları haber ve attıkları manşetlerle, dini gruplar doğru ile yanlışa, günah ile sevabı yer değiştirerek, akademisyenler kendileri gibi öğrenci yetiştirerek istedikleri gibi kamuoyu oluşturabilirler.
Yakın tarihte bu yöntemden biri ülkemizde baş göstermişti ve etkileri halâ devam etmektedir.

Çevreci bir duyarlılıkla başlatılan eylemler gerek içerideki ve gerekse dışarıdaki provakotörlerin de yönlendirmesiyle kontrolden çıkarak sivil hükümet aleyhtarlığına dönüştürüldü. 
O günlerde bu olayları bir takım katı ideolojik tavırdaki insanların ve bir kısım medyanın körüklediği de gözden kaçmadı.
Çevreye verdikleri zararlar dezenformasyon yöntemiyle kitleleri manipüle etmiştir. Bu olaylar çerçevesinde dünya basınında üst üste dört seçim kazanmış legal bir hükümet aleyhine yayınlar yapıldı. Kamuoyuna AK Parti hükümetinin başbakanı diktatör olarak takdim edildi. 
CNN International savaş muhabirini Taksim'e göndererek canlı yayın yaptırıldı. 
Keza ABD: FOX, ABC, New York Times, Washington Times, Washington Post, 
Boston Globe İngiltere: BBC, The Guardian, The Times, The Telegraph, Daily Mail, Financial Times, The Independent, The Observer, Daily Mirror, The Sun İtalya: Corriere Della Sera, La Stampa, 
RAİ1 Almanya: BİLD, ZDF, RTL, Allgemeine Zeitung, Berliner Morgenpost Fransa: TF1, Le Figaro, Le Monde, Liberation İspanya: El Pais, ABC Spain Norveç: Dagbladet, Nationen Danimarka: Politiken Belçika: De Standaard gibi yayın organlarına bakıldığında Türkiye'deki olayların çarpıtılarak verildiğine şahit olduk.
Hatta Kanada'da NDP milletvekili Jamie Nicholls 
Mustafa Kemal'in bir sözünü kürsüden okuyup eylemcilere destek verdiğini ifade etti.

'' YIPRATMA OPERASYONU ''

Kürtlerle 30 yıla varan çatışmada bırakınız üslubu, işkenceleri, asimilasyon politikalarını, inkârları sorun olarak görmeyen bir kesim nasıl olduysa Gezi Parkı projesi başta olmak üzere 
3.Köprü adı, alkol, üç çocuk vs. gibi birtakım düzenlemelerde başbakanın üslubunu ülkenin en ciddi sorunu olarak kamuoyuna takdim ederek onu diktatör ilan etti. 
Üstelik bu konularla ilgili herhangi bir yasal zorlama ve bir politika yok iken.
Aynı zamanda 28 Şubat görüntülerini hatırlatan bir takım gösteriler ve o dönemin figüranlarını aratmayan şahısların piyasada etkin bir şekilde yer ettiğini gördük. 
Ve yine o dönemde olduğu gibi bu sefer de 
Taksim üzerinden benzer bir mahalle baskılarına da tanıklık ettik. 
Taksim eylemcilerine laf eden, eleştiren ve eylem biçimlerini yadsıyan kesimler çok ama çok ağır biçimde hakaret edildi ve hemen o anda psikolojik baskıya maruz bırakıldı.
Özellikle bu dönem Sayın Erdoğan'ı eleştirmeyenler, onun yanında yer alanlar kukla, satılmış, uysal, itaatkâr, zalim sultana başkaldırmayan dilsiz şeytanlar olarak yaftalandı. Fakat ona küfredenler,diktatör, zalim sultan olarak görenler, haykıranlar ve onu hemen istifaya çağıranlar neredeyse birer kahramana dönüştürüldü. 
Hatta hiçbir toplumsal meşruiyeti olmamasına rağmen oluşturulan bir 
platformun buyurgan bir tavırla sunduğu öneriler alkışlandı ve bu bir zafer olarak takdim edildi. 
Hatta bir yazar sokaklarda olan biten çatışmaları romantik bir devrimci edasıyla '' bunun bir halk direnişi olduğunu ve halkın bu zaferi kazandığını artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını sanatsal bir dille anlatıldı. ''
Bir taraftan sevgilisiyle el ele tutuşan apolitik bir gençlik diğer taraftan onlara namaz kıldıran kuran okuyan ve zalim sultana karşı cihada çağıran bir imam diğer taraftan da şehrin sokaklarına bol küfürlü 'diktatör Tayyip istifa!' yazanlar ve tüm bunlar yaşanırken The Economistin' seçimle iş başına gelen bir başbakanı padişah olarak manşete çekmesi ve BBC başta olmak üzere bir kısım dünya basınında 
Tayyip Erdoğan'ın diktatör olduğunun işlenmesi, yazarlar, sanatçılar, ajanlar, biber gazları, çanak çömlekçiler, ritüeller vs… 
Şimdi gelin de buradan samimi ve ülkesever romantik bir ortam çıkarınız. 
Çıkmaz, çünkü bu ortam bir kısım çevreci duyarlılığı olan saf ve temiz niyetli insanlar hariç çok boyutlu, çetrefilli, kirli ve samimiyetsiz bir ortam çıkmasının delilidir. Referandum kararına bile anında 
olumsuz yanıt veren, kendilerini ülkenin sahibi ve halkın sözcüsü gibi gören buyurgan elit emrivaki bir kesim çıkmıştı karşımıza.

'' MUHALEFET EKSİĞİ ''

Zalim sultana başkaldıran, akabinde daha özgürlükçü ve demokratik bir ülke adına eylemde bulunanların elinde Alevi, Kürt, başörtüsü, eğitim sorunları başta olmak üzere bu ülkede yaşayan hemen her kesim adına üstelik hemen şimdi diyebilecekleri daha özgürlükçü bir anayasa talebi olsaydı eğer buradaki netliği ve samimiyeti belki bugün daha iyi tahlil edebilirdik. 
Ama ne yazık ki bu tür talepler olmadı. Egemen Bağış iyi niyetiyle olsa gerek bu tür olayların kökeninde kaliteli bir muhalefetin olmadığını gördüğü için onlara buradan yeni bir muhalefet partisi oluşturmalarını teklif etti. Bir müddet sonra da Çapulcular Partisi kuruldu. Bilindiği gibi diktatörlükle yönetilen ülkelerde çok renkli ve çeşitli bir muhalefet önerisi yapılmaz ve buna tahammül edilmez. 
Bana kalırsa buradan insan, ahlak ve vicdan merkezli, ellerinde projeleri olan yen bir muhalefetin doğması gerekir. 
Aksi takdirde Taksim platformu gibi toplumsal meşruiyeti olmayan sıradan derneklerin buyurgan tavırlarıyla bu iş götürülemez. 
Olaylar masumane bir niyetle ortaya çıkmış olsa bile gelinen noktada olayların masumiyetten çıktığını ve bir iktidar savaşına dönüştüğünü gördük. 
Bunu Kemalizm'in muhtemel tasfiyesine karşı geliştirilen bir direnç ve Kemalizm'in mevzi kazanma manevrası olarak okumakta mümkün. 
Buradan açıkça anladığımız şudur; önceden psikolojik ve siyasal algısı oluşturulmuş uluslararası boyutu da olan bir operasyonun hayata geçirildiğine tanıklık ettik. 
Ancak ne olursa olsun bu durumda iktidarlar eleştirilmemeli mi? 
iktidarlar muhakkak eleştirilmeli, hizaya sokulmalı ve devlet aygıtının kutsallıktan arındırılıp piyasadan elini çekmesi adına tüm eleştiriler ve öneriler paylaşılmalıdır. 
Ve fakat ne var ki bunun yolu, yöntemi bu 'değil' ve dış güçlere bağlı piyonluk yapmak değil. Çünkü burada mesele başbakanın üslubu değil mesele başbakanın gözünün üstünde kaşının olması meselesidir. 
Bu sebeple mesele üzüm yemek değil,, bağcıyı dövme derdidir. 
Kimse iktidarlar değişse bile yetkileri arttırılmış ve kutsallık atfedilmiş bu devlet aygıtının insan nesline uğratacağı mağduriyetleri hesap edememektedir. 
Herkes sisteme değil tek bir kişiye odaklanmış durumda o da; hedefteki başbakandır. İnsanlar eski rejimin geçmiş başbakanların başına neler getirdiğini bildikleri için Anadolu'da kullanan yaygın bir tabirle 'yedirtmeyiz' diye haykırmaktadırlar ki bu durumda çok haklıdırlar.
Son günlerde bazı aydınlar sanki olaylar bitmiş gibi bu hadiseden çıkan dersleri yazdı ve dosyayı kapattı. 
Burada artık şöyle ders aldık ya da almalıyız demek yerine birlik ve beraberliği ülkenin kalkınması ve güçlenmesini koruma amaçlı milleti birbirine kenetlemenin bir takım yollarını acilen tatbik etmeliyiz çalışmalarına başlamalıydık.
--
Yapılan eylemler ve protestolar çerçevesinde masum birkaç gencin demokratik hak talebi olarak açıklamamız mümkün olmamakla birlikte, 
nitekim eylemlerin gelişimi, atılan sloganlar ve süreç içerisinde tespit edilen marjinal gruplar göz önüne alındığında fotoğraf net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 
Hükümetimizin Hak ve özgürlükleri genişletmek için attığı onlarca adım olmasına rağmen, geçmiş hükümetler dönemindeki ayrıcalıklarını kaybeden bu nedenle durumdan istifade ederek halkı manipule eden oligarşik sermayeyle karşı karşıya kaldığımız aşikardır. Tam anlamıyla bu kesimlerin 
'' ( siz nasıl orta sınıfı daha iyi bir noktaya getirirsiniz?' onları nasıl zenginleştirirsiniz?'') diye iktidardan öç alma mücadelesine girdiklerini görüyoruz.

ARAPLARI YÖNETENLER KİM?

AK Parti'nin başarılarını gölgelemek ve Sn. Başbakanımızın imajını zedelemeye yönelik başlatılan dezenformasyon çabaları çerçevesinde ifade edilen 'diktatör Erdoğan', gibi söylemler ancak bir akıl tutulması ile açıklanabilir ve yaşanan olayların ancak art niyetli olduğu ifade edilebilir. 
Arap Dünyası'nın sınırları her ne kadar I. Dünya savaşı sonrasında çizilmiş ise de, 
bölgedeki rejimler genel itibarı ile II. Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkmıştır. İki savaş arasındaki sömürge dönemini atlatan bölge ülkeleri 70'li yıllara kadar iç müdahalelerle darbelerin gerçekleştiği bir istikrarsızlık süreci yaşamıştır. 
Askeri darbelerle şekillenen yeni devlet yapıları uyguladıkları baskıcı yöntemlerle 20. Yüzyılda bölgelerinde istikrarın oluşmasını sağlamışlardır. 
Yeni rejimlerle oluşan yönetim biçimleri ideolojik farklılık gösterse de uygulamada diktatöryal yönetim ekseninde birleşmişlerdir. 
Arap halkları bölgenin genelinde yıllar boyu süren baskılara, zorbalıklara, haksızlıklara, 
hayal kırıklıklarına, ekonomik, siyasal ve sosyal başarısızlıklara yeter demek için sokaklara dökülmüştür. 
Ünlü Arap Edebiyatçısı İlyâ Ebu Madi'nin ifadesiyle 'Arap halkları despot rejimlerce her türlü insani haklardan mahrum bırakılmış, açlık ve sefalet içinde yaşamaya zorlanmıştır.
' Arap Baharı işte bu tarihsel sürecin bir birikimi olarak ortaya çıkmıştır. 
Nitekim, sokağa dökülen halklar demokrasi, özgürlük ve ekonomik iyileşme talebiyle sloganlar atmışlardır.
AK Parti iktidarındaki Türkiye, zor şartlar altında da olsa hızla büyüyen ekonomisi, içeriden ve dışarıdan dayatılan sorunlara rağmen işleyen demokrasisi, yönetimin serbest seçimlerle el değiştirmesi, legal muhalefetin varlığı, ifade ve örgütlenme özgürlüğüyle demokratik bir ülkedir. 
Ülkemizin sahip olduğu bu özellikler ve son yıllarda her alanda gerçekleştirdiği göz kamaştırıcı başarıları Arap halkları tarafından karşılık bulmuş ve devrim hareketleri için model veya ilham kaynağı olduğu yönünde tartışmaların yaşanmasına neden olmuştur.

'' DEMOKRATİKLEŞMEYE KARŞILAR''

Türkiye'de yaşanan olaylara baktığımız vakit, başlangıçta üniversite gençlerinden oluşan bir grubun 
Taksim Gezi Parkı'ndaki bazı ağaçların başka bir yere nakledilmesine karşı çıkmasıyla başlamış ancak başta ana muhalefet partisi olmak üzere, marjinal grup ve faiz lobisi kendi çıkarları adına adeta ganimet bulmuşçasına durumu daha önceden organize etmemişler gibi sahiplenmişlerdir. Oysaki bu durum Tayyip Erdoğan milletin milli iradesi ile seçilip başbakan olmasından hemen sonra ülkeyi kalkındırmaya başladığından bu güne değin özenle işleme konmuş organize edilmiş bir patlayıcı düzeneğiydi ve Taksim olayları ile bomba patlatılarak demokratik bir talep hızlı bir şekilde 'karşı şiddet' üreten bir ortama dönüştürüldü. 
Gösterilerde atılan sloganlar etik değerlerin sınırını aşıp nefret duyguları mümkün olduğunca provake edilerek derinleştirildi. Hâl böyle iken Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 
devasa demokratik reformları gerçekleştiren bir hükümetin başbakanına 'diktatör' demek veya protestoları Arap Baharı'yla kıyaslamak cahillik veya art niyetle değil de ne ile açıklanabilir?

'' MESELE ÇEVRECİLİK DEĞİLDİ ''

O zamanda defalarca beyan ettiğimiz gibi mesele taksim meselesi veya ağaç meselesi değildi ve değildir. Mesele milletin iktidarına, millet adına yaptıklarından dolayı hesap sorma meselesidir. Mesele bizim payımızı küçültüp milletin payını 
nasıl büyütürsünüzün hesabını görmedir. Velhasıl mesele bütün bunların öcünü ve rövanşını alma meselesidir. 
Bunu yapanlar belli. Bir ülkede aynı anda rektörler, öğrencilerine sınavlara girmemek sorun değildir telafisini yaparız mesajını veriyorsa, lisedeki çocuklarımız istismar edilip meydanlara gönderiliyorsa, sosyal medya üzerinden birtakım manipülasyonlar ve yalanlarla halk galeyane getiriliyorsa, nihayetinde bu bir ortak davranış haline gelebiliyorsa büyük bir organizeyle karşı karşıya olduğumuz açık. 
Gezi Parkı protestolarında güvenlik güçlerinin başlangıçta aşırı güç kullandığı bir gerçektir. Fakat bunun arkasından hükûmetin kuyusunu kazan dış güçlerin piyonu Fetullah Gülen'in çıkacağı o günlerde milletimiz tarafından bilinmemekteydi.
Olayların bu bahaneyle sokakların bir merkezden terörize edildiği gerçeği de gün gibi ortadaydı. Ve bu gün daha iyi anlaşılmaktadır.
Olaylar başladıktan sonra hükümet yetkilileri platform temsilcileri, gösterici ve sanatçılarla çeşitli görüşmeler gerçekleştirmiştir. En son Başbakan Erdoğan farklı gruplarla gece yarılarına kadar süren görüşmeler yaptı. Dolayısıyla taraflar birbirlerini daha iyi anlama fırsatını yakaladı. 
Gelinen noktada büyükşehir belediyesinin Taksim için hazırlamış olduğu 
tarihi binanın yeniden yapılması konusunda mahkeme sürecinin beklenmesi kararlaştırılmıştır. 
Mahkeme projenin yapımı konusunda olumsuz kanaate varırsa proje iptal edilecek, olumlu karar verirse İstanbul'da ayrıca halk oylaması yapılacaktır.

'' OYUNLARA DİKKAT''

Türkiye yaşadıklarıyla ciddi bir sınavdan geçti, dost ve düşmanlarını görme bakımından önemli bir tecrübe yaşadı. Bu süreçte milletimiz muhalefetin özellikle de ana muhalefet partisinin son derece olumsuz ve tutarsız tavırlarıyla aşırı örgütlerin payandası olan tutumunu not etmiştir. Bu olay nedeniyle Türkiye ve Sayın Başbakanımız üzerinde oynanan oyun bir kez daha bozulmuş ve olayın gerçek yüzünü milletimiz çok net bir şekilde görme imkânını elde etmiştir. 
Sy: Recep Tayyip Erdoğan 11 yıldır hakkında oynanan kirli oyunlardan şimdiye kadar nasıl kurtulmuşsa bundan sonrada Hakkın ve milletimizin desteği ile bu kirli oyunlardan dahada güçlenerek çıkmayı başaracaktır. 
Bu başarıda Sayın Erdoğan'ın karizmatik liderliğinin etkisi olduğu bir gerçektir. 
Ancak onun ( samimiyeti ve doğruluğu ) bugüne kadarki ve bu son olaylardaki başarısının en büyük faktörüdür. 
Türkiyenin gelişmekte olan gücü ve kalkınması başarısız kılınmak istenmektedir. Esasen Türkiye çapında organize edilen ve milleti parçalayıp bölme arzuları sürekli yeni ve kirli oyunlarla gösteriler verilmek istenen örtülü mesajlardır.
Olaylar vesilesiyle yazılıp çizilenlere bakıldığında, herkesin eteklerindeki taşları dökmekle meşgul olduğu aşikar. Her kesim kendi zaviyesinden yaşananları farklı ton ve dozajlarda yorumlarken, her yol Roma’ya çıkar misali yegane hedef tahtasında olan kişi Başbakan Recep Tayyip Erdoğandır. 
Ahtapot kaosun gücü eleştiri potansiyelinin propagandif yönünü güçlendiriyor. Dikkatler tek bir noktaya, hatta tek bir kişiye yöneltiliyor ve böylelikle zihni karışıklar açısından resim tamamlanmış oluyor: Erdoğan’ın samimiyeti ve dürüstlüğü, yaşadığımız sorunların biricik sorumlusudur. Bunlara ek olarak ziyadesiyle bu mesele, demokratik kazanımların Erdoğan’ın gücünü pekiştiren bir manivelaya dönüşmesiyle ilgilidir. 
Hayat alanlarına müdahale edilen, hatta daraltılan kitleler artık buna bir son vermenin zamanı geldiğini düşünmekteler; bugün o gündür ve bugün Türkiye tarihine bir milat olarak kaydedilmelidir! şeklinde düşündüler. Bu kesimler Erdoğan’ı o süreçte Hüsnü Mübarek ya da Beşşar Esed ile özdeşleştirmekte de bir beis görmediler. 
2007-2008’lerden bu yana AK Parti’ye ve Erdoğan’a destek verenlerin de aynı koroya dahil olmaları şaşırtıcı olmadı. 
Bugüne dek CHP’den popülist bir üslupla duymaya alışık olduğumuz ve kamuoyunda gülümsemelere, eleştiri dozajının kaçırılmış olmasına yönelik eleştirilere sebebiyet veren her türlü tanımlama, bugünlerde sağdan sola ivme kazandırılarak dillendirilmeye başlandı.
“Cambaza Bak” __Propagandalarını İfşa Etmenin Önemi!
Günah keçiliğini tek bir noktada toplayarak Türkiye halkını propaganda bombardımanına tutan kesimlerin başarılı olmadıklarını söylemek doğru olmaz. Bu öyle bir başarı ki The Guardian gazetesi’nin “Ağaçları korumak için başlayan eylemler,kızlı erkekli yasağı ,Dersanelerin kapatılması, Alkol kullanımının belli bir saatten sonra yasaklanması; baskıcı bir rejime karşı direnişin tohumlarını attı” şeklindeki manşeti ciddi ciddi tartışma konusu yapıp, geleceğin Türkiyesi adına kehanet üretenlerin notları arasında yer alabiliyor. 
Kimileri -Cengiz Çandar gibi- bu süreçten hakikaten heyecan duyup, gençliklerinde başaramadıkları işleri “facebook gençliği”nin başarmak üzere olduğu hissiyatıyla yazıp-çizerken, kimileri de Erdoğan’ın siyaseten hedefe konmuş olması yetmiyor ola ki, 
CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün örneğinde olduğu gibi tweetler'da ahlaksızca ve kendisine yakışır üslupta saygısızca başbakandan “O…Çocuğu” olarak bahsetmekten geri kalmadı.
Ne kadar ilginç bir tesadüftür ki; Venezuela’da Hugo Chavez, halkın desteğiyle ABD destekli kartel medyasının oyunlarını bozarken de aynı şekilde “Diktatörlük”le suçlandığında mezkur kesimler onun nasıl da devrimci bir kişilik olduğuna dair yazıp çiziyorlardı. 
Benzer kesimlerin 100 binden fazla insanın katili Beşşar Esed için aynı kelimeyi kullanmaya dili varmazken,aksine onu anti-emperyalist ilan etmekten bir an geri durmamaları anlaşılır gibi değil. 
Üstelik hangi diktatörün ülkesinde kendisinden “O…çocuğu” diye bahsedilebileceğini düşünmekten de aciz bir konum serdediyorlar.
Bir diktatör düşünün ki;, siyasi kaos ortamında herkes ağzına geleni söylemekte serbestçe yazıp çizebiliyor; İşlerine gelmeyen her hangi bir durumda o diktatör başbakan'a demediğini bırakmıyorlar. 
Üstelik Batılı ajanslar, Suriye rejimi, Boyner'ler, Koç'lar, Kartel yazarları, bizim mahallenin şaşkınları hepsi aynı safta. Bu ülkeyi yakıp yıkarak seni senden bile korumaya çalışan başbakan'a ahlaksızca o ....... çocuğu derken;
Ülkeye bakın ki etrafımız vatan evlatları, hayvan sever ve duyarlı çevrecilerle dolu olduğu halde bunlardan hebersiz yaşıyor olmamız çok vahim bir durum. (!) 
Sosyalistler, anarşistler, halkevleri, karteller, Acarkent ve Beykoz villaları gibi orman arazilerine çöreklenenler, Kemalistler, Kemal sevmeyenler, Kapitalistler, anti-kapitalistler(!), 
emperyalistler, Esedseverler, Suriye halkı sevmezler, barış süreçcileri, barış sevmezler hepsi aynı saftalar ise (!) Ak parti dönemi öncesinde nerede idiler neden kendileri yaşamlarından memnun satılan ülkelerini hiçbir zaman koruyup kollamadılar savunmadılar böylesi eylemler yapmadılar sormak gerekir.
İnsan “Bu işte ortada bir tuhaflık yok mu?” demeden edemiyor.
Yetmezmiş gibi o günlerde birde Suriye rejimi AKP hükümetini pişkince istifaya çağırdı; 
Ergenekoncu tutuklu sanıklar toplu açıklama 
yaparak halkın devrimine selam çaktı; Batılı büyük ajanslar reklam anlaşmalarını feshedip "Türk Baharı" yayınları yaparak Tahrir-Taksim özdeşleşmeleri kurdu; 
TÜSİAD tehditler savurdu ve bizlerden Tayyip’in efeliğini konuşmamız istendi; olayların baş müsebbibinin o olduğuna iman etmemiz istendi. “Bu kadar mı basiretiniz bağlanmıştı?” 
diye sormazlar mı insana? Aslında oynanan oyun belliydi
Dolayısıyla bütün bu efeler tepemizde pineklemiş bekleşiyorken, “Tayyip’in efeliği” ya da Kasımpaşalılığı üzerinden yapılan siyasi tahliller, en hafif deyimle şark kurnazlığı içermekteydi, en anlamlı tespitlerle de bir psikolojik harekatın genişletilmek istendiğine işaret ediyordu. 
Bir yetmişlik devirince hükümeti de devireceklerine inanmış bazı zavallı gençlere ve yanlışlara yönlendirilmiş emniyet güçlerine bakıp da bu olayları değerlendirdiğimizde,yine en basit şekliyle “ipe un sermeye çalışanlar”a değil “cambaza bakmış” oluyoruz.İran ve İsrail işbirlikçilerinin Türkiye ayağında ki piyonlarından göstermiş oldukları cesareti “Suriye’de insanlıktan yardım bekleyen kadın ve çocuklar içinde göstermelerini Taksim Devrimcilerinden Bekliyoruz”
Bu kaotik ortamda Cumhuriyet mitinglerinden bu yana ya Suriye 
olayları başladığından beri arzu ettikleri muhalefet ortamını yaratmayı beceremeyenlerin, buradaki başarılarını kutlamak gerekir. 
Ancak bunu yaparken onları tutarlılığa davet etmek açısından bir önerimiz de olacak:“Bravo TGB, İP'siz SAP'sızlar ve THKPCKLMNOÖPRS, sizlere de Bravo. CHP gençlik teşkilatlarına 
ayrıca tebrikler. ‘Devriminiz’ kutlu olsun. İnsancıkları geçtik, camileri, evleri, okulları hepsini geçtik; Suriye'deki insanlar da sizleri bekliyor!”
Hadi onlarada aynı cesaretinizle yardım eli uzatın.
Özellikle Taksim’de toplanan önemli sayıda insanın anti-emperyalizm maskesi altında Esedsever güçlerden oldukları, bugüne dek binlerce kişinin tecavüzcüsü katillere “Diktatör” demeyi bırakın “Kahraman” ilan ettiklerine; Reyhanlı tezgahçılarıyla olan gönül birliğine, kader ortaklığı ve politik işbirliğine dikkatleri çekmek isterim. 
“Direnişçi (!)” denen güruhların halkın hangi kesimini temsil ettikleri malum. Kendilerini “devrimcilik” gibi bir sıfatla tanımlamaları onları tanımak açısından yetersiz kalmakta. “Erdoğan’ı devirmeye şartlanmış” devrimcilik’in aslında 
Chavez’i devirmeye, Mursi’yi defetmeye, Nahda’yı bitirmeye çalışan devrimcilikten bir farkı yok!
Dolayısıyla öncelikle şu hususlar iyiden iyiye kavranmalıdır ki zihinler karışmasın: Ulusalcılıkla devrimcilik birarada olmaz! Ergenekonculukla-devrimcilik birarada olmaz! 
Sosyal-faşistlikle devrimcilik birarada olmaz! AKP karşıtlığı üzerinden 
şeriat düşmanlığı üretmekle devrimcilik birarada olmaz! "Suriye halkı 
Türkiye'den defol" demekle devrimcilik birarada olmaz! Suriye içinden ya da dışından Suriyeli mücahidlere "cihadçı teröristler" diyenler de devrimci falan olamaz!
Gerçek olan şu ki bu güruhların tümü hainliğin başını çekmekte, hatta içerisinde yer almaktadırlar.-elleri şişeli ve “İki Ayyaşın Torunları Geliyor” pankartları taşıyan FB, GS, BJK taraftarlarını saymazsak- en örgütlü olan kesimleri temsil etmekteydiler.
Ortadoğu intifadalarına karşı olan, İslamcıların iktidarı ele geçirmesinin ardından Tunus,Mısır ve Libya devrimlerini çalmakla meşgul olan Batı medyasının bazı kesimlerinin “Çevreyi korumak için başlayan eylemlerin, baskıcı bir rejime karşı direnişin tohumlarını attı
” manşetini benimseyip onları Tahrir eylemcileriyle özdeşleştiren zevata da şunu söylemek gerek:
“Gülelim mi, ağlayalım mı?
Bu tespit bize, Mısır'da İhvan'a, Tunus'ta Nahda'ya karşı gerçekleştirilen askeri vesayetçi, darbeci, sosyalizan ve faşizan eylemliliklerin meşruiyetini savunan Baas artığı 
Arap milliyetçilerinin kendi ülkelerindeki eylemlere bakışını hatırlattı. 
onlar bu eylemleri böyle görebilirler. Ama o zaman bizler de sorarız: O halde niçin Tunus, Mısır, Libya ve Suriye'deki halk hareketlerini kirletmeye, alçakça karalamaya devam ettiler?.
Madem ki kendileri taklitçi ve meşru, o halde neden Ortadoğu'da olanlar gayrı meşru ve emperyalizmin hizmetinde? Bunlar ya aynaya bakmıyorlar ya da birilerinin onurlu mücadelelerini kendi kirli siyasetlerinin meşruiyetine kılıf yapma kurnazlığına sığınıyorlar. Propagandanın bu kadarına pes doğrusu! 
Şu kadarını söylemeliyim: Halkın değerlerine, İslam'a, bölge halklarına düşmanlık yaparak anti-emperyalist payesini sinelerinizde taşıyamazsınız. Hele Silivridekileri koruyarak hiç! 
Önce olan biteni doğru anlayın. Vesayetçilik, ulusalcılık bitti! Bunları savunarak devrimci olunmaz! AKP düşmanlığı altında hiç kimse kendi kirli siyasetlerini, İslam ve halk düşmanlıklarını meşrulaştırmaya kalkmasın. Gülünç oluyor! Arkalarına Silivrideki ağabeylerini
almış sahte devrimcilere duyurulur.
İntifada karşıtlarının, eylemci olsun, sançtı-yazar taifesinden olsun 
bu Tahrir hayranlığı doğrusu ilginçti. Tahrir benzetmelerini ‘Türk Baharı’ı izledi. Ama bu işte bir tuhaflık da yok değildi. Bunlar değil miydi ki 2 yıldan fazladır ‘Tahrir’in arkasında ABD-İsrail var; Suriyeli direnişçilerin arkasında Batı var’, diye barın barın propaganda yapanlar. O halde sormak gerekmez mi bilumum meydanların arkasında kimler var? diye hiç mi merak edilmedi. 
Kimler olduğu belliydi ama her kesimden yazar-çizer taifesi “Bunlar var ama...” diyerek 
“Ama…”lı cümlelerin ardına mega sosyo-politik analizler yerleştirmekten geri durmadılar. “Tamam darbeciler var ama…” diye başlayan tespitlerin ardından sanırsınız ki çok daha mühim bir analiz gelecek. Tüm “ama…”lı cümleler Erdoğan’ı işaretliyordu. Ne Ergenekon’un, ne Barış sürecinin, ne Ortadoğu politikalarının bir önemi var. Tüm kuyruk acısı yaşayanların Erdoğan’a yönelik öfke patlamasının farklı bir sebebi vardı. İşte Taksimciler, 
tecrübeli ağabeylerinin bugüne dek içlerinde taşıdıklarını dışa vurabilmelerine fırsat vermişlerdi. Ne büyük mutluluk! Sanırsınız ki Erdoğan bir gitse tüm ülke -bu ileri demokrasi öğretmenlerinin öncülüğünde- güllük gülistanlık olacak.
Genç kardeşlerimize şu uyarılarda bulunmayı önemli görüyoruz:
“Tahrir'de İhvan'a karşı, Tunus'ta da Nahda'yı devirmeye çalışan ergenekoncu-darbeci-askerci güruhun eylemlerinden ne kadar uzaksak, buradaki eylemlerden de bizler o kadar uzağız. 
Keşke dert sadece çevreyi korumanız, veya iki şişe biranız olsaydı bunu biraz olsun mazur karşılayabilir anlamaya çalışırdık faket AKP üzerinden anti-emperyalistlik ve İslam düşmanlığı yapanların, darbecilere övgüler yağdıranların, 28 Şubatların tekrar hortlaması 
için renkten renge bürünenlerin propagandalarına alet oldunuz.
Bunlar kaybedilen kurumların intikamını, tarihte her daim olduğu gibi gençleri kullanarak almaktalar. 1960 öncesi Beyazıt meydanında yaşananları üretenler, orada ölen gençleri devasa bir törenle anitkabire gömmüşlerdi. 
Darbeyi bu olaylar sayesinde gerçekleştirmişlerdi. Asker-öğrenci-üniversite işbirliği ile. 
İşleri bitince de aynı öğrencilerin mezarlarını 12 Eylül'de açıp gizlice başka yerlere gömdüler...
Yani artık rejimin bunlarla işi kalmamıştı. Önce olayları örgütleyip, buradan bir trajedi çıkartıp kirli emellerine ulaşanlara karşı dikkat kesilmelisiniz. 
Artık sözde masummuş gibi görünen taleplerin nerelere uzandığını hepimiz gayet yakından anladık.
Ama dediğimiz gibi "cambaza bak" siyasetine karşı dikkatli olmak gerek. "Cambaza bak" propagandası bu seküler güruhların üzerini çeşitli yalanlarla sosladıkları ve bu işleri de iyi becerdikleri bir konudur.” Kaostan Nemalanan Tecavüzcü Katiller ve Ergenekoncu Darbeciler “Halkın İradesi”ni Keşfettiler!
Bu tezgahtan nemalananların pişkince başını çekenler arasında Suriye rejimi de vardı. 
Suriye Dışişleri Bakanlığı vatandaşlarını Türkiye’ye gelmemeleri konusunda uyarmışdı.
Suriye Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Bakanlığımız Suriye vatandaşlarını güvenlikleri için bu dönemde Türkiye’ye seyahat etmemeleri konusunda uyarmıştı. Zira Türkiye’nin bazı şehirlerinde güvenlik koşulları kötüleşmiştir ve Erdoğan hükümeti barışçıl 
protestoculara şiddet uygulamaktadır” denildi.
Üstüne üstlük, Suriye Enformasyon Bakanı Umran el Zubi bir açıklama yaparak protestolarında şiddet kullanımını eleştirerek Erdoğan’ı istifaya çağırmışdı.
İki yılda yüz binden fazla insanı katleden, binlerce kadına tecavüz eden, binlerce çocuğun katili bir rejim de ortamdan istifade alçaklık ve çirkefliğin zirvesine vardı. Üstelik Türkiye medyasından bu açıklamalara dönük doğru düzgün bir ses de çıkmadığı halde. 
Varsa yoksa Erdoğan’ın gerçekleri görmesi, kendine çekin düzen vermesi, kartellere, sendikalara, sivil topluma(!), monşerlere kulak vermesi ve diktatörlüğü. Tunus ve Mısır’lı Baasçı artıklarının “Diktatör Mursi”, “Şeriatçı/Darbeci Nahda” sloganlarına ne kadar da benziyor.
Silivri’deki Ergenekon sanıkları da olaylara balıklama dalmayı ihmal etmediler. Mal bulmuş mağribi için bundan iyi ortam mı olurdu? “Ergenekon tutsakları” adıyla hazırladıkları yazılı açıklamada,
“Türk Milleti yıllardır sürmekte olan hukuksuzluğa, adaletsizliğe, işkenceye karşı büyük bir irade göstermiş ve buna 'dur' demiştir. Bütün ülkeye ve dünyaya yayılan diktatörlüğe karşı direniş, halkımızın özgürlük talebinin eylemli ifadesidir. ‘Ergenekon’ davası üzerinden kurulan korku imparatorluğu yıkılmıştır. 
Korkunun adresi hükümet olmuştur” deniliyordu.
Aslında bir açıdan ilginç bir gelişme de ortaya çıkıyordu. Bu türden yazı, makale, haber, basın açıklaması ve ültimatomlarda göze çarpan husus, “halkın iradesi”nin de keşfedilmesi oldu. 
Ortadoğu intifadalarında Libyalıları “Nato Devrimcileri” diye niteleyen, 
Mısır, Tunus ve Suriye halkını ABD-İsrail, AB, Katar, Suud ve benzerlerinin dümen suyunda 
hareket edenler olarak gösteren tüm güruhlar ve bilumum yazar taifesi, birden Taksim’de “halk”ı, ve “halkın iradesi”ni keşfediyorlardı! 
Örgütlü yapıları marjinal unsurlar olarak gösterirken, asıl paye 
“sivil birey”lerin oluyordu. Hayat alanlarına dokundurtmayan ve sosyal medyayı 
çok iyi kullanan bu gençliği artık kandırabilmek mümkün değildi! Üstelik ‘Halk’, ‘2013 gençliği’, ‘hayat alanı’, ‘adalet ve özgürlük’ güzellemelerinin bolca yer aldığı bu makaleler sadece liberal ya da sol çevrelerden sadır olmuyordu. 
Suriye hakkında iki yazıya imza atmamış olanları bu rüzgar oldukça heyacanlandırıyor, ‘çevrecilik’ ve ‘özgürlük’ türküleri çığırmakta en ön saflara doğru iteliyordu. 
Eylemlerin El-Ceziresi payesi de Ulusal Kanal ve Halk TV’ye nasip oluyordu!
Yalanın ve propagandanın da biri bin para idi. Avrasya Maratonu’ndan görüntü kırpıp “Halk Ayaklandı manşetlerinden tutun; “Panzerle ezilen genç”; “gözü çıkarılanlar”; “öldürülenler” sosyal medyanın etki alanında hızla yayıldı; hatta Oda TV’den “Ayağa Kalk! ORDU EYLEM İÇİN DESTEK TOPLANIYOR” kampanyasıyla malum davetiye- şark kurnazlığı eşliğinde- yeniden tezgâha sunuluyordu.
İşin ilginci sloganlarında AKP’yi kapitalizmin ve ABD’nin uşağı ilan edenlere en lüks otellerin kapılarını açılmış, Alkol devrimcilerine destek veriliyordu, küresel kapitalizmin en büyük ajansları büyük markaların reklamlarını iptal ettiriyor; Koç grubu gibi TÜSİAD’ın baş aktörleri destek açıklamalarında bulunuyor kapitalizmin, emperyalizmin, büyük sermayenin, Batılı ajansların ve tröstlerin desteğinde bir garip işbirliği daha tarih sayfalarındaki yerini alıyordu. “Yeniden 28 Şubat’a 
Umutlar Çoğalıyor” hissiyatıyla ortaya konan bu işbirliğinde, Ordu’nun içinde bulunduğu durum bilindiğinden olsa gerek, esasen uluslararası kamuoyuna davetiye çıkarılmıştı. 
“Sürekli olarak siz oradan biz buradan” mesajları geçiliyordu. Çengiz Çandar AKP’yi “Olayların AB gündemine ve komisyonlara düşmüş olması”yla tehdit ediyordu. Bütün bunlara rağmen, sosyal medyada AKP’nin AVM politikalarından dem vurup bizlere de eleştiriler yapanlara “Propaganda ve yalan olarak üretilenler bir yana, bu sözünü ettikleri konularda insan olan hangi kişi bunları tasvip edebilir. ‘Cambaza bak’ misali, gündemleştirilen hususlar konunun özünü oluşturmuyordu. Suriye için açılan stantlara saldıran, Reyhanlı tezgahına sıcak bakan ya da içinde olanlarla birlikte hareket edenlerin mide bulandırıcı, tiksindirici, alçakça tutumlarını, Suriyeli mazlumların sesini bastırmak için anti-emperyalist sloganlarla Esed oligarşisine gülücük gönderenlerin resimleri gözlerimizin önüne geldikçe içine girilen tezgahı göremeyip, sırf AKP karşıtlığı üzerinden bu alçaklarla birliktelik oluşturan İslami camianın müntesiplerine bazen şaşkınlık, bazen öfke, bazen de acıyarak bakmaya halâ devam ediyoruz. 
Aklıma 27 Mayıs öncesi DP'ye karşı kullanılan Beyazıt meydanındaki üniversite öğrencileri geldi. Şu kadar öğrenci kesildi, şuralara gömüldüler naralarının ardından gelen darbe süreçlerini 
işletenlerin takipçilerinin ne yapmak istediklerini iyi kavramalı. 
AKP karşısında tevhidi bir duruş sergilemek istiyorsanız, öncelikli olarak yiğidi öldürürken hakkını teslim etme tavrını ortaya koymanız gerekir. Sistem karşıtlığı ya da devrimcilik adı altında 
müfteriliğe varan tavır ve eleştirilerin Müslümanca yaklaşımla hiç bir zaman bir ilgisi olmadı. Ve herkes bir sözü söylerken, ya da bir tavrı sergilerken ne yana düştüğünü, kimlerle oturup kalktığını, 
sivil insiyatif adı altında hangi planların kurbanı olduğunu görmeli. 
Beylik sözler ve yaklaşımlar ortaya koyarken adalet maalesef ‘AKP nerede ise ben tersinde olayım’ değildir.
Bizim kirli siyasetlere karnımız tok. AKP karşıtlığı üzerinden şeriat ve İslam düşmanlıklarını, Ortadoğu halklarının emeklerini çalmaya çalışanların kirli yüzlerini göremeyenlere karşı basiret duasından başka yapabileceğimiz bir şey yok.”
Ancak o günlerin buradaki aktörleri, örgütlü yapıları, 28 Şubat özlemcilerini, darbecileri, Kürt sorununun kadim mimarlarını, 
Barış sürecinin akamete uğraması için ellerini ovuşturanları, Başörtü yasakçılarının dirilen heyecanlarını, Silivri müdavimlerinin eski hesaplarını, Suriye muhiplerinin goygoyculuklarını, 
Muhafazakar camiaların durumdan vazife çıkarma basiretsizliklerini, vurun abalıya siyasetine soyunan liberal-demokrasi aşığı seküler kesimlerin pişkinlik, ukalalık ve sosyal mühendislik heveslerini görmeden yapılacak tahliller sadra şifa olmayacaktır. 
Türkiye tarihi destanı yazmaya çalışan, İslam dünyasının ve özellikle Ortadoğu’nun yönelim ve özlemlerinin doğruluğunu göremeyen, bazen üçüncü dünyacı seküler reflekslerle, bazen soyut liberal gazellerle, çoğu zaman da darbeci özlemlerle sosyal olaylara yaklaşanların durdukları yeri ve özlemini duydukları tezgahları iyi okumak gerekir. Doğrusu bunca yazılıp çizilenin ve üretilmek istenen 
propagandif siyasetlerin ardından bu olaylarda en masum kalanlar eylemlerin içinde sıcağı sıcağına gelişmeleri yaşayan ne olduğunu bile anlamaktan aciz kalmış gençlerdi. Gözümüzü eylemlerden kendi çıkarlarına ve basiretsiz, hikmetsiz, kötücül siyasetlerine paye çıkaranlara yöneltelim. 
Bunların kimler olduğunu da zaman içerisinde paylaşacağız inşallah.
CNN’in bu süreçte 900’dan fazla yalan ürettiği zaten tespit edilsede
aslında bize operasyonun ve tehdidin büyüklüğünü göstermekteydiler. Aynı zamanda da çıkarların. 
Takvim gazetesinden Mevlüt beyin yaptığı kara-mizah ürünü röportaj biliyorsunuz çok yankı uyandırmıştı.
Başlığı da “Para İçin Yaptık” idi. CNN’den Christian Amanpour ile yapılmış gibi gösterilen bu röportaj aslında CNN’i tiye almak ve yalanlarının boyutunu yüzüne vurmak için yapılmıştı. 
Başarılı da oldu. Ama elbette sadece Türkiye’de ses getirdi. bütün dünya CNN’in yalanlarının “doğru” olduğunu düşünmekte. Kazlıçeşme resmini anti-gouvernments protests in Turkey şeklinde veren CNN’in bundaki amacı hem operasyonu sürdürmek, hem de Türkiye’deki eylemlilik sürecinin devam edeceğine ilişkin bir kanaate dayanmaktaydı. Aynı yayınları Venezuela’da Hugo Chavez seçildiğinde de onu devirmek için yapmışlardı. 
Ve Chavez bu basının üzerine gittiğinde de tıpkı bizde olduğu gibi “Diktatör” ilan edilmişti.
CNN’in Başbakan’ın danışmanı İbrahim Kalın’ın röportajını da “The Show is over” (Şov bitti) şeklinde kesmesi de ayrıca manidardı. Kalın’ın argümanlarının güçlü oluşu, CNN’in propagandalarının etkisini kırma riski programın bitirilmesinin gerekçesi olarak görülebilir. 
Yani bir nevi sesi kısılmış oldu. Ne demişti Kalın: “DHKP-C Türkiye’de ABD konsolosluğuna saldırdığında terörist, Taksim’e çıkınca demokratik devrimci mi oluyor? Eğer sizde birileri
Beyaz Saray’a doğru Molotoflarla yürüyüşe geçse siz ne yapardınız?”

Şu durumda AP’nin tavrının Türkiye’de olan bitenin anlaşılmamasından kaynaklandığını düşünmüyorum.
Aksine Dünya ve AB medyasında Erdoğan aleyhinde sürdürülen kampanya ve baskının bir uzantısından başka bir şey değil. Üstelik böyle bir karar alma yetkisi de hukuken yok. Daha doğrusu bağlayıcılığı yok ama konu bu değildi; 
amaç siyasi baskı oluşturmaktı. Erdoğan ve Davutoğlu’nun sert çıkışları da bu baskıyı kırmak istemekle alakalı idi. Bence de oldukça anlamlı idi. Polisin tavrını geçmişteki olaylarla birlikte değerlendirdiğimizde ya da mesela Wall Street ve LOndon’la birlikte
okuduğumuzda bence daha sert, daha gayrı hukuki değildi. Şiddetin büyüklüğüyle birlikte düşünüldüğünde Yunanistan’da çok daha vahim hadiseler yaşanmıştı. İki taraftan da onlarca ölü ve yaralı söz konusu idi. Ancak eylemcilerin de şiddetinin sadece polisin tavrından kaynaklandığını söyleyerek meşrulaştırmak doğru olmaz. 
Unutmamak gerekirki 200’den fazla işyeri, 40’tan fazla ambulans, otobüs, özel araç vb. tahripler söz konusu oldu. 
Polise kızabilirsin ama bu Vandallığın normal, naif, hukuk sınırları içerisinde görülmesi gerektiği anlamına da gelmez. Diyarbakır’da birkaç Molotof atıldığında bu terör eylemi oluyor da peki haftalarca yaşadıklarımız neyin nesiydi? Bunu sadece polisin tutumuyla 
ya da Erdoğan’ın üslubuyla açıklamak mümkün müydü? Hayır bütün bunlar aslında 90 yıllık süreçte sürekli iktidarda olmuş bir sınıfın son 11 yıllık yenilgi psikolojisi olarak görüldü. 
Yani bir nevi Kemalist kalkışma diyebiliriz buna. Muhalif bir dilden ziyade, muktedir bir dil hakimdi kanımca. Ülkenin temel sorunlarıyla ilgili, barış süreci, yeni anayasa, taşeronlaşma vb. ekonomi-politik konulardan ziyade ideolojik bir çatışma dili, özellikle de 
islamofobik bir dil hakimdi. Özellikle CHP, İşçi Partisi, TGB, halkevleri gibi çeşitli sosyalist, alevi ve sol Kemalist cenahlarda bunu görmek mümkündü. Hatta birçok bölgede başörtülüler mağdur 
edildi, taciz edildi, hatta dövüldü. Bir çoğu da evlerinde dışarı çıkamadı. Tam anlamıyla bir mahalle baskısı vardı denilebilir.
Tabii bütün bunalardan iktidar da kendi payına hatalarını gördü ve bundan sonra, özgürlükler ve demokrasi konusunda gerekli adımları atacaktır. Ancak sadece ikridara bakıp küresel operasyonu görmeyenler oldukça yanılıyor ve tek taraflı bir bakış açısını mahalle baskısı ve popülist dil eşliğinde yaygınlaştırıyorlar. 
Bunları da ya sosyal-medya ve basın üzerinden özellikle de sanatçılar üzerinden yapılmaktadır.
Ki fake’ler konusunda ciddi manada rekor kırıldı.

Levent kırcanın başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğanın sonu adnan menderes olucak söylemi aslında cumhuriyetin kuruluşunda beri varolan halka rağmenci bir zihniyetin uzantısı.
Kibirli, “ben bilirimci”, jakoben, aydınlanmacı, anti-demokratik ve darbeci bir dil ve üslupla konuşmasıydı. 
Elbette aynı zamanda bu retoriğin altında halkın değerlerine, seçimlerine ve özellikle İslam’a düşmanlık hakim.Hatırlıyorum da Tarık Akan’la yapılan bir röportajda 
“eşcinseli oynarım ama bir şeriatçıyı asla” demişti. 12 Eylül’ü kötü ama 27 Mayıs darbesini ilerici bir devrim olarak niteliyordu. Aynı mantığı burada da gördük. 
Bu dil aynı zamanda oryantalisttir. Yaşadığı ülkeye kördür. “Ordu Göreve” mantığının bir uzantısıdır. 
“Halk” dendiğinde sadece belli seküler kesimler aklına gelir. 
İslami ve muhafazakar değerlere bu bakış açısında saygıdan zerre miktar göremezsiniz. 
Kadıköy Moda’da içki eylemi yapar ama ülkenin kadim sorunlarına ilişkin sözleri yoktur. 
Varsa bile 90 yıllık bir iktidar perspektifi hakimdir bu dile. 60’larda, 70’lerde kendisini Sosyalist zanneden Stalinist, Sol Kemalist bir çerçevedir bu. Bunun Arap dünyasındaki karşılığı '' ( Baasçılık’tır.) '' 
Aslında Türkiye’de genel anlamda, Tiyatro ve sanat çevrelerine bu manzara hakimdir. Ulusalcı, elitist, ruhban, skolastik bir duruştur bu. Kafa konforunu hiç bozmazlar. 
Düşünebiliyor musunuz? Kendisine diktatör denen bir başbakana inanılmaz küfürler ediliyor, Hüseyin Aygün “O..Çocuğu” vs. paylaşmadık küfürlü twit bırakmadı –ki hakkında haklı olarak soruşturma açıldı- Levent Kırca da çıkıp bu 
“diktatör”ün sonunun da idam olacağını söyledi. Bir ülkenin geçmişindeki utancı hatırlatarak (tıpkı Naziler gibi) bunu normalmiş gibi yansıtmaya çalıştı ve bunu kamuoyuyla paylaştı. Peki bu nasıl diktatörlüktür ki sen bu cümleyi kurabildin? Mesela Esed’in ülkesinde bunu yapabilir miydin? İsmini zikrettiğin an hapisi boylardın. 
İnsanlar 10 sene 20 sene ortadan kaybediliyordu. 
Hiç kimse kaybolan kızını, oğlunu, babasını gidip soramıyordu. Sorarsa o da kaybediliyordu. 
Şimdi bu korku imparatorluğu ile Türkiye hangi vicdanla kaşılaştırılabilir? 
Kırca'nın açıklamaları her zaman utanç verici olarak hafızalarda kalacaktır bu bir İnsanlık ayıbıdır. Küstahçadır ve ( Irkçı )
anti-demokratik, orduya davetiye çıkarıcı ve sandıkta yenilemeyen gücü ortadan kaldırma meşruiyetine atıf yapmaktadır. Aynı zamanda da suçtur ve bence yargı önüne gidip hesap vermelidir. 
Çünkü insanlar hiçbir şekilde bu meyanda cesaretlendirilmemelidir.

| AsLı SeLâm |



Bu yazı 11766 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Çamlıca Camisi
    Çamlıca Camisi
  • Hesaplama Tablosu
    Hesaplama Tablosu
  • SÜRGÜN DUYGULAR
    SÜRGÜN DUYGULAR
  • Afganistan da İnsan Görüntüleri
    Afganistan da İnsan Görüntüleri
  • Afganistan Resimleri
    Afganistan Resimleri
  1. Çamlıca Camisi
  2. Hesaplama Tablosu
  3. SÜRGÜN DUYGULAR
  4. Afganistan da İnsan Görüntüleri
  5. Afganistan Resimleri
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Gençler Evlenirken Nelere Dikkat Etmeli - İhsan Şenocak Hoca
    Gençler Evlenirken Nelere Dikkat Etmeli - İhsan Şenocak Hoca
  • Kağıttan kendine kuyruk yapan kuş :)
    Kağıttan kendine kuyruk yapan kuş :)
  • Mustafa dedenin ölen eşine olan özlemi herkesi ağlattı...
    Mustafa dedenin ölen eşine olan özlemi herkesi ağlattı...
  • Başbakan'dan duygulandıran dua
    Başbakan'dan duygulandıran dua
  • Anne Babadan İzinsiz Nikah Caiz mi?
    Anne Babadan İzinsiz Nikah Caiz mi?
  • Irak'ta yaşananlar ile ilgili mühim açıklama
    Irak'ta yaşananlar ile ilgili mühim açıklama
  1. Gençler Evlenirken Nelere Dikkat Etmeli - İhsan Şenocak Hoca
  2. Kağıttan kendine kuyruk yapan kuş :)
  3. Mustafa dedenin ölen eşine olan özlemi herkesi ağlattı...
  4. Başbakan'dan duygulandıran dua
  5. Anne Babadan İzinsiz Nikah Caiz mi?
  6. Irak'ta yaşananlar ile ilgili mühim açıklama
VİDEO GALERİ
YUKARI